Kesin İnançlılar

Kesin İnançlılar
Kesin İnançlılar

Okulda vize sınavı yerine kabul edilecek olan Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar adlı kitabın değerlendirilmesi;
‘’İnsanlarda, kendi varlığını şekillendiren güçleri genellikle kendi dışında arama eğilimi vardır’’

Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar kitabını okuduktan sonra tüm kitabı gözümde bu cümle ile özetleme gereği duydum. Öyle zannediyorum ki Eric Hoffer olsaydım aynısını yapardım.  

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; sosyal bir varlık olarak insan yalnız yaşayamaz/yaşamaz da.  Zaten tüm sorunun temeli de bu toplumsal olma, toplumsal varlığın bir parçası olma ve ya toplumsallaşmadan gelmektedir.  Yeryüzünde tek tip insan topluluğunda bahsedemeyeceğimize göre; şu soruyu sorma farziyeti oluşacaktır. Peki içinde yaşadığımız toplum kime benzemeli bana mı, sana mı yoksa bizim dışımızda var olan ama bilinmeyen bir<b> sır</b>’a mı? Bazen toplum kişiye indirgenebilir yani kişisel fikirler üzerine inşa edilebilir. Örneğin; Hitler, Stalin, Fidel Castro, Platon, Sokrates ve daha bir çok siyasetçi, filozof vs. Bunlar toplumu kendi karakterleri ile sentezleyen kişilerdir ve kendi siluetinde bir toplum yaratma tasavvuru içerisindedirler. Aslında bunlara lider kişiler de diyebiliriz ya da toplumu şekillendiren usta kişiler.

Ama bizi asıl ilgilendiren; insanlarda, kendi varlığını şekillendiren güçleri genellikle kendi dışında arama eğilimi olmalarıdır. Yani hayal kırıklığına uğramış, öz güvenleri olmayan, aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın, düzen bozuksa bana ne, ülkeyi ben mi kurtaracağım vs düşüncesine sahip olan insanlardır. Bu insanlar ya gerçekten doğuştan bu karakterlidir ya da ben merkezli kişilerin sistemleri tarafında diskalifiye edilmiş kişilerdir. Bu insanların asla marjinal fikirleri olamaz. Emre itaat etme ve tam teslimiyetçi bir zihniyetin ürünüdür bunlar. Bu ara sakın ha şöyle bir yanılgıya düşmeyelim, bunlar eğitimsiz kişiler değildir. Yeri geldi mi sözüm ona bir aydın, sanatçı veyahut filozof dahi olabilirler. Okumuşlukla ilişkilendirirsek konumuza daha ilk cümlede yanılgıyla giriş yapmış oluruz. Hatırlarsanız özgür ülkemin özgür sanatçıları 1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği Ödül töreninde Ahmet Kaya'nın, nüfusun neredeyse %25-30 Kürt olan bir ülkede Kürtçe şarkı besteleyeceğim demesi üzerine kendisine yapılanları, tam da ifade etmeye çalıştığım konuya, destekleyici nitelikte bir örnektir. Her ne kadar sanatçı olsalar dahi onlar da sürü psikolojisine iştirak etmişlerdi. 

Kitabın içerisinde özenle seçtiğim bu cümleyi Türkiye toplumuyla nasıl ilişkilendirebiliriz peki? Şöyle bir 1980’den günümüze kadar ki tarih sayfalarına göz atalım. Ülkedeki bazı kitle örgüt yapılarını üzerinde konumuzu açıklığa kavuşturalım. Mesela  Alparslan Türkeş’in bozkurtları diye bilinen Ülkücüler, Necmettin Erbakan’nın milli görüş yanlısı mücahitleri, Sosyalist-devrimci olarak nitelendirilen Abdullah Öcalan’ın PKK yanlısı yurtseverleri ve gençlik yapılandırılması, kurucu lider olarak kabul edilen Atatürk’ün laik kesimin Kemalistleri ve tabiri caizse çivi çiviyi söker mantığıyla Kürtlerin önüne Berlin duvarı gibi inşa edilen Hizbullah örgütü ve daha birçok irili ufaklı örgüt yapıları. Bu kitle hareketlerinde dikkat edilirse kişisel bir düşünceden söz etmek neredeyse imkansızdır. İnsanlar kendilerince tasavvur ettikleri bu düşünceleri ancak toplumsal bir birliktelik ile dışa vurabilecekleri kanısı içerisindeler. Kendi aralarında hiyerarşik bir yapılanmaya girmiş olan bu örgütlerde kişisel düşüncenin sistem içerisinde eritildiği görülmektedir. Ve nedense insanlar bunları kendi rızası ile yapmaktadır. Bunun temel nedenlerinden biri yalnız kalmak ve dışlanmak korkusu olsa gerek. Ve ayrıca bu kast sistemine giren kişi gruptan ayrılması sonucu hain olarak nitelendirilmektedir.

1980’nin karanlık Türkiye’sinde askeri yönetiminde bir ülke ve her bölgenin hükümranlığını üstlenen çete örgütleri. Bu örgütler kimine göre ülkücü, kimine göre yurtsever, kimine göre ise Hizbullah veya başka bir örgüt yapılanması... Şiddetin insanlık dışına çıkacak boyuta gelmesi, gözü dünmüş bir sınıfsal ayrım ve etik ahlak değerleriyle örtüşmeyen bir ülkenin inşası. Statükocu bir ülke çerçevesi…  Tüm bu örnekler ve ya benzetmeler çoğaltılabilir. İşin özüne dönülecek olursak insanlar kendilerini yaşatmak ve düşüncelerini başka birine empoze etmek için bir sistemin temsilcisi haline gelmiştir.

Oysaki kişilik kazanmak, varlığının özünü oluşturmak için bir grubun temsilcisi veya sempatizanı olmanın bir anlamı olmasa gerek. Ama maalesef var olan, yıkılmaz bir tabu ile yüz yüzeyiz. Bu nedenle ütopyacı bir yaklaşımla tezimizi desteklemekte bir fayda göremiyorum. Çünkü var olan bir gerçeği görmemezlikten gelmek boş yere kürek sallamaktan farksız değildir. Yazarımız da bu gerçekten yola çıkmış olsa gerek… Kişisel kimliği oluşturmak, benliğimizden soyutlanıp dışsal bir faktörün himayesine girmekle mümkündür algısını oluşturan bir kitleden bahsetmiştir. Ne acıdır bu kitle bağnazlıktan had safhaya ulaşmıştır.

Sonuç olarak insanlar şöyle bir aynaya baktıklarında aynada kendini görmekten ziyade hapsonulduğu bir kitleyi görmekten kendilerini alıkoyamayacaklardır. Oysa varlığını şekillendiren eğilimi dışarıdan aramaktansa kendi iç dünyası ile yüzleşmeli ve daha ilk insanın sorduğu <b>ben kimim</b> sorusuna cevabı bizzat kendi vermelidir. Sürü psikolojisinden, globalleşen kitle hareketlerinden kurtulmalıdır. 


Bugün bir iyilik yap, bu yazıyı arkadaşlarınla paylaş :
Bu yazıdan para kazanabilirsin

BU YAZIYI OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

YORUMLAR

    Bu yazıya daha önce hiç yorum yapılmamış.
    İlk yorumu sen yap!

Yorum yap

Geçersiz bir mail adresi girdiniz. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun. *